
Süpermarketin ortasında elinizde iki farklı ambalajla dikilirken hissettiğiniz o ağır suçluluk duygusunu çok iyi biliyorum. Acaba hangisi daha az zarar verir? Geri dönüştürülemez plastik kaba konmuş yerel üretim bir domates mi, yoksa binlerce kilometre öteden uçakla gelmiş ama karton ambalajdaki organik bir domates mi? Zihninizde bu karmaşık denklemi çözmeye çalışırken, muhtemelen bir yerlerde bir milyarder, öğle yemeği yemek için özel jetiyle on beş dakikalık bir uçuş yapıyor. İşte tam bu çaresizlik anlarında, yıllardır bize ezberletilen o ünlü karbon ayak izi kavramının aslında kimin işine yaradığını sorgulamaya başlıyoruz.
İklim anksiyetesi, çağımızın en sessiz ama en yaygın salgınlarından biri. Gezegenin gidişatı için endişeleniyor, kendi hayatımızda bir şeyleri değiştirmeye çabalıyoruz. Kısa duşlar alıyor, bez çantalar taşıyor, çöplerimizi titizlikle ayrıştırıyoruz. Sonra akşam haberlerini açıp devasa bir petrol sızıntısını veya yanıp kül olan ormanları izliyoruz.
İçimizde büyüyen o hissin adı çok net: Benim çabam koca bir hiç.
Karbon Ayak İzi Kavramı Gerçekte Kimin İcadı?
Bize bireysel sorumluluğumuzu hatırlatan bu masum görünümlü metrik, aslında tarihin en başarılı ve en sinsi halkla ilişkiler kampanyalarından birinin ürünü. 2004 yılında, dünyanın en büyük fosil yakıt şirketlerinden biri olan British Petroleum (BP), devasa reklam ajansı Ogilvy & Mather ile anlaşarak ‘karbon ayak izi hesaplayıcısını’ büyük bir bütçeyle piyasaya sürdü.
Amaçları çevre bilincini artırmak falan değildi. Amaç, spot ışıklarının yönünü değiştirmekti.
Düşünün. Yerin yüzlerce metre altından milyonlarca varil petrol çıkarıyor, bunu işliyor ve yakılması için dünyaya dağıtıyorsunuz. İklim krizinin bir numaralı failisiniz. İnsanların sizden hesap sormasını nasıl engellersiniz? Onlara kendi günahlarını düşündürerek. BP’nin kampanyası tam olarak bunu yaptı. ‘Bizim ne kadar petrol çıkardığımıza bakmayın, sizin işe arabayla giderek ne kadar karbon saldığınıza bakın’ dediler. Birdenbire iklim krizi, devasa şirketlerin açgözlülüğünden çıkıp, evde televizyonun fişini çekmeyi unutan sıradan vatandaşın ahlaki bir kusuruna dönüştü.
İklim krizinin faturasını bireylere kesmek, fosil yakıt endüstrisinin kendi devasa emisyonlarını gizlemek için kullandığı bilinçli bir oyalama taktiğidir.
Peki Her Şeyi Bırakıp Plastikleri Denize mi Atalım?
Bu gerçeği ilk öğrendiğimde hissettiğim şey derin bir öfkeydi. Madem 2017’deki ünlü Karbon Binbaşıları (Carbon Majors) raporuna göre küresel emisyonların %71’inden sadece 100 şirket sorumlu, o zaman benim yoğurt kabını yıkayıp geri dönüşüme atmamın ne anlamı var? Madem sistem bu kadar bozuk, neden çabalayayım?
Bu noktada çok tehlikeli bir tuzağa düşüyoruz: İklim nihilizmi.
Fosil yakıt şirketlerinin suçluluk duygusundan sonra bizde yaratmak istedikleri ikinci duygu tam olarak budur. Vazgeçmişlik. Eğer kendi küçük eylemlerinizin hiçbir işe yaramadığına inanırsanız, talep etmekten de vazgeçersiniz. Her şeyin çoktan mahvolduğuna inanarak köşenize çekilirseniz, mevcut düzenin devam etmesini sağlayan o devasa çarkların dönmesine sessizce onay vermiş olursunuz. Oysa bireysel eylemlerimizin gücü, karbon emisyonlarını matematiksel olarak sıfırlamasından değil, yarattığı kültürel ve politik dalgalanmadan gelir.
Mikro Eylemlerin Görünmez Gücü
- Piyasa Sinyalleri Yaratmak: Süpermarketten yulaf sütü almanız tek başına buzulları kurtarmaz. Ancak o rafa daha çok bitkisel ürün konmasını, üreticilerin bu alana yatırım yapmasını sağlar. Şirketler ahlaki değerlere değil, satış grafiklerine bakar. Talep, arzın dilinden konuşur.
- Kültürel Dalga Etkisi: İnsanlar çevrelerindeki kişilerin ne yaptığını izler. Sizin et tüketiminizi azaltmanız veya uçağa binmek yerine treni tercih etmeniz, ailenizin ve arkadaşlarınızın normal algısını sessizce değiştirir. Yeni alışkanlıklar, fısıltı gazetesiyle yayılır ve bir süre sonra toplumsal bir standarda dönüşür.
- Politik Zemin İnşası: Kendi hayatında bir şeyleri değiştirmeye çabalayan insanlar, sistemden daha büyük değişiklikler talep etme cüretini kendinde bulur. Evdeki çöpünü titizlikle ayrıştıran kişi, belediyeden daha iyi bir atık yönetim sistemi isteme hakkını hisseder. Eylem, aktivizmi doğurur.
Tüketimden Ziyade “İklim Gölgesi”
Bize dayatılan o dar çerçeveden çıkmamız gerekiyor. Sadece ne satın aldığımıza odaklanan ayak izi kavramı yerine, yazar Emma Pattee’nin ortaya attığı “iklim gölgesi” fikrini çok daha anlamlı ve kapsayıcı buluyorum. Gölgeniz, bu dünyada kapladığınız yerin ve yarattığınız etkinin toplamıdır.
İklim gölgeniz sadece market sepetinizdeki ürünlerle şekillenmez. Paranızı hangi bankada tuttuğunuzla da ilgilidir. Birçok büyük banka, masum mevduat hesaplarımızdaki paraları devasa fosil yakıt projelerini fonlamak için kullanır. Gölgeniz, kime oy verdiğinizdir. İş yerinizde sürdürülebilirlik adına hangi politikaları savunduğunuz, yönetim kuruluna hangi soruları sorduğunuzdur.
Bir öğretmenseniz, müfredatınıza iklimi dahil etmeniz gölgenizi büyütür. Bir yazılımcıysanız, şirketinizin veri merkezlerinin enerji kaynağını sorgulamanız, evdeki karbon ayak izinizden çok daha büyük bir sistemik etki yaratır. Ayak izi sizi sadece bir tüketici olarak tanımlar. Gölgeniz ise sizi bir vatandaş, bir çalışan, bir uzman ve bir toplum üyesi olarak ele alır.
Odağımızı Nereye Kaydırmalıyız?
- Mükemmeliyetçilikten vazgeçin. Kusursuz bir sıfır atık hayatı yaşamaya çalışmak, kapitalist bir düzende neredeyse imkansızdır. Mükemmel bir çevreci olmaya çalışırken tükenmek yerine, tutarlı ve ses çıkaran bir aktivist olun.
- Paranızın izini sürün. Emeklilik fonlarınızın, banka hesaplarınızın nerede değerlendirildiğini araştırın. Fosil yakıtlara yatırım yapmayan yeşil finansal alternatiflere yönelin.
- Sistematik değişim talep edin. Sadece kendi kapınızın önünü süpürmekle kalmayın. Yerel yöneticilerinize yazın, bisiklet yolları isteyin, toplu taşımayı savunun, şirketlerin şeffaflık raporlarını sorgulayın.
- Topluluklara katılın. Bireysel çaresizlik hissini yenmenin en iyi yolu örgütlenmektir. Sizinle aynı endişeleri taşıyan insanlarla bir araya geldiğinizde, sesinizin ne kadar gür çıkabildiğine şaşıracaksınız.
Bireysel sorumluluk ile sistemik değişim arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. İkisine de ihtiyacımız var. Yoğurt kabınızı yıkamaya, bez çantanızı taşımaya ve daha az et yemeye devam edin. Bunlar sizin dünyaya, doğaya ve kendi değerlerinize duyduğunuz saygının birer göstergesi. Kendi hayatınızda yarattığınız bu mikro eylemler, daha büyük değişimlerin filizleneceği toprağı havalandırır.
Ancak bunu yaparken, asıl sorumluların omuzlarında durması gereken o ağır suçluluk hırkasını giymeyi reddedin. Sizin kişisel seçimleriniz, milyar dolarlık endüstrilerin doğaya verdiği zararın mazereti olamaz. Biz kendi hayatımızda doğru olanı yaparken, gözümüzü asıl faillerden ve değiştirilmesi gereken o büyük sistemden bir an bile ayırmayacağız.
Kendi Etki Alanınızı Keşfedin
Günlük hayatınızda uygulayabileceğiniz, sizi suçluluk duygusuna boğmadan gerçekten fark yaratan pratik adımları merak ediyorsanız, sizin için hazırladığımız rehbere göz atın.